5 Ağustos 2013 Pazartesi

KÜRT MESELESİNDE ÇÖZÜME DOĞRU

Oslo süreciyle krize giren ve Kürt kamuoyunda ciddi bir güven krizi oluşturan sorun ihtiyatla takip ediliyor şimdi. Sorunun muhataplarının hangi konsensus üzerinde anlaştıkları bilinmediği için, hem Kürt tarafı hem de Türk tarafı haklı şekilde perdenin gerisinde ne olup bittiğini merak ediyor. Dolayısıyla şimdilik olup bitenler konusunda bir takım tahminler yürütmek dışında, elde avuçta bir şey olmayacak gibi. CHP Sözcüsü ve Genel Başkan yardımcısı Haluk Koç, Oslo görüşmeleri konusunda 12 Eylül 2012 tarihinde bir açıklamada bulundu. Açıklamada, Oslo görüşmelerinde MİT ile PKK'nin, hakem devlet İngiltere gözetiminde mutabakata vardığı yönündeydi. Taraflar, Koç’un açıkladığı görüşmelerin doğru olmadığı yönünde herhangi bir beyanatta bulunmadılar. Bu bile o dönemin ruhu açısından, bu günkü durumun tekrar gelişmesinde önemli bir ölçü olarak bir kenarda durduğu söylenebilir. Oslo sürecinin başladığı dönemde Kürt kamuoyundaki beklenti bu güne göre az, fakat güven oldukça fazlaydı. Bugün ise sürece dair beklenti fazla, fakat güven oldukça az görünüyor.

Yaklaşık iki yıllık bir dizi görüşmeler sonucunda bir takım protokollerde karşılıklı anlaşmaya varıldığı tahmin edilen süreç, Silvan baskını ve DTK’nın Demokratik Özerklik ilanıyla akamete uğradı. Ardından tarafların karşılıklı birbirlerini suçlaması ve esen ağır hava; tutuklamalar, BDP il teşkilatlarına yapılan baskınlar, KCK tutuklamaları, yoğun gözaltılar süreci bir anlamda daha bir çıkmaza soktu. Çıkmaza sokmakla kalmadı Kürt kamuoyunu devlete karşı ciddi bir güvensizliğin de sınırına yaklaştırdı. Yapılan tutuklama ve göz altıların birçoğunun keyfi olduğu düşüncesi Kürt kamuoyunda belirgin bir şekilde tartışılır oldu.  Dolayısıyla Oslo ile başlayıp ardından akamete uğrayan süreç, insanlarda bu günkü ruh halinin de filizlenmesine neden oldu.

Mahkemeye taşınan ve bu gün yoğun bir şekilde tartışılan Silvan baskını tutanaklarında erlerin verdiği ifadeler oldukça dikkat çekiciydi. Subaylara isnat edilen suçlar sürecin nasıl bir hassasiyette yürüdüğünü gösterdiği gibi kafa karışıklığına da sebep vermesi açısından oldukça önemli görünüyordu. Nitekim Silvan olayının baskın değil bir kumpas olduğu yönündeki yaklaşım, Kürt kamuoyunda neredeyse hemen kabul gördü. Silvan baskını ve Reşadiye olayı sonrasında oluşan ve tartışılan komplovari senaryolar, zihinleri bir hayli karışık olan insanları daha bir savruk düşünceye sürükledi. Taraflara duyulan şüphe, neredeyse atılan her adımdan sonra bir güven ölçüsü olarak zihinlerde ihtiyatla yerini aldı.

Kürtlerin kafasında Oslo, hem bir başlangıç olarak kaldı hem de bir son. Kürtler, bu günkü süreci Oslo’nun bir devamı olarak değil de, PKK’nin 2012 yılı içerisindeki tavrına bağlayanların sayısı oldukça fazla. 2012 yılını PKK’nin bitiş yılı olarak gören devlet erkânı, ummadığı bir direnişle karşılaştı. Özellikle Hakkâri ve çevresindeki yoğun PKK baskınları, kamu görevlilerinin alıkonmaları (PKK’nin deyimiyle tutuklamalar) sürecin ne kadar zorlu olduğunu göstermek açısından oldukça önemliydi.  Öcalan’ın aracılık etmek istemediği, öncesinden devlete ve PKK’ye atfen söylediği: “aradan çekiliyorum,” sözleri oldukça dikkat çekiciydi bu nedenle. Belki bu günkü kafa karışıklığının en büyük nedenlerinden birinin Öcalan’ın bu sözleri olduğunu söylemek abartılı olmaz. Çünkü Kürtlerin büyük bir kısmı üzerindeki etkisi düşünülürse, bu hiç de uzak bir ihtimal gibi görünmüyor.

Adının “çözüm süreci” olmasına kadar (Milli birlik ve kardeşlik projesi gibi) bir dizi isim bulmalarla yuvarlanıp bu güne gelen Kürt meselesi, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi olarak duruyor yine. Bu gün imtiyaz sahibi olanın Türk tarafı olduğu düşünülürse, bundan en çok kaygı duyanın o kesim olması anlaşılır gibi. Nitekim son yapılan kamuoyu yoklamasında doğu ve güneydoğu illerinde çözüm için umutlu olanların sayısı diğer bölgelere göre oldukça fazla.  Şu anda görünen, sorunun çözümünde Türk tarafının kaygılarının Kürt tarafından daha fazla olduğu yönünde. Bu da çözüm konusunda, Türk tarafının hassasiyetlerinin oldukça fazla öne çıkmasına sebep oluyor. Belki de son zamanlarda kısıtlı da olsa bir takım çevrelerin, “Kürt sorununun” adını “Türk sorunu” olarak revize etmeleri bu nedenledir. Çünkü ortada ikna olması gereken büyük bir çoğunluk olarak duruyorlar. Bu durum dahi Kürt tarafının kafasındaki soru işaretlerini ortadan kaldırabilmiş değil.

Kürtlerin homojen bir kitleye sahip olmadıkları düşüncesi, kafa karışıklığı yaratmasının yanında süreç ile ilgili algılarının da nasıl biçimlendiğini gösteriyor. Gelinen son noktada çözüm sürecinin neyi getirip neyi götüreceğinden ziyade, mezhepsel bir takım kaygıların öne çıkması, tartışılması Kürt cephesinde oldukça dikkat çekici göründüğü söylenebilir. Öcalan’ın 21 Mart'ta okunan mektubundaki Ümmet vurgusu, “Bugün kadim Anadolu’ya Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.”

Sünni eksenli bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu da Alevi kesimini oldukça rahatsız etti. Nitekim BDP’den önceki dönem daha çok Alevilerin oyu ile meclise giren ve şu anda BDP Tunceli İl Başkanı olan Şerafettin Halis partisinden istifa etti. Sızan haberler, Halis’in istifa gerekçesini, BDP’de ciddi anlamda Sünni inanç eksenine kayma olduğuna dair kaygı nedeniyle aldığı yönünde.  Bu yalnızca onun fikri değil tabii. Özelikle son dönemde birçok Alevinin BDP’nin eksen kaydırdığını belirttiğini görüyoruz.

Gültan Kışanak’ın "Alevi toplumunun bu süreci çok daha yakından takip etmesi, katılması, yön vermesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz. Özgürlük ve demokrasiye ihtiyacı olan Alevilerin bu süreçte aktif ve etkin olmaları önemlidir. Sürece ilişkin ortaya çıkabilecek sonuçlarda payına düşen özgürlükleri almada birinci derecede sorumludur" sözleri Alevileri oldukça rahatsız etti. Nitekim alevi kesimindeki rahatsızlığın derinleşmesi, Öcalan’ın Aleviler hakkında bir düzeltme yapmasını da beraberinde getirdi. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, Öcalan’ın Aleviler konusundaki mesajını kamuoyu ile paylaştı.

“Alevi halkına toplumuna özel selamlarını sevgilerini iletti. Bütün Alevilerin böyle düşünmediğini, bu mesajı böyle algılamadığını bildiğini; ama yine de bir tek kişi de yanlış anlamışsa bundan üzüntü duyacağını, Alevi kültürüne inancına saygısının sonsuz olduğunu, Kürt hareketinin de özgürlük hareketinin de Alevi inancının özgürlüğü için bugüne kadar uğradıkları soykırım ve katliamların hesabını sorulması için çok yoğun mücadele ettiğini, bundan sonra da asla Alevi halkına veya diğer inançlara, Ermeni halkına, Süryani halkına bunları ayrı ayrı belirterek, en küçük bir yönelimin, onların hak ve özgürlüklerini elinden alacak en küçük bir yönelimin asla kabul edilemeyeceğini ve olası demokratik bir ittifakın bu kesimler olmadan olamayacağının altını çizerek belirtti.”

Bu yaklaşım dahi sürecin ne gibi kaygıları ve kopuşları, göstermesi açısından oldukça önemli. Nitekim PKK’nin sınır dışına çekilmesi planları yapılırken, Dersim’deki PKK militanlarının bölgeden ayrılmayacakları basına yansıdı.  Bütün bu olup bitenler kafa karışıklığını biraz daha arttırdı.
Oslo sürecinde Devlet, BDP ‘yi çözüm için motorize güç kılmaya çalışırken, BDP’de ısrarla Abdullah Öcalan’ı siyasi bir muhatap olarak işaret ediyordu. Bugün Devlet İmralı’yı merkez alıp soruna eğilmeye çalışırken, bu sefer BDP Öcalan’ın tek başına yeterli olmayacağı, hem Mandil’in hem de kendilerinin sürece dâhil edilmesi gerektiğini söylüyor.  Bunun da halkın nazarındaki karşılığı yine “Kafa karışıklığı,” oldu.

Öcalan’ın yirmi bir martta okunan mektubu,  geniş kesimler tarafından merakla bekleniyordu. Halk nezdinde, bütün bu karmaşanın içindeki en sahici olanınsa silahların susturulmasıydı. Neredeyse otuz yıla yakındır devam eden silahlı mücadelenin yarattığı sarsıntı, Kürt ve Türk toplumunu fiziksel açıdan değilse bile zihinsel açıdan ayrıştırmanın eşiğine getirdi. Türkler için zihinsel bir onarılma için fırsata dönüşen çözüm süreci, Kürtler için başka bir şeyin kapılarını açıyor; Şiddetin son bulması, silahların susması. Çünkü şiddetin kendini görünür kıldığı coğrafyada yaşamak üç kere barışı arzulamak manasına geliyor Kürtler için. Birincisi istemeden topraklarından ayrılmak zorunda kaldılar, ikincisi nerdeyse her evden bir cenaze kaldırıldı, üçüncüsü ise maddi açıdan yaşadıkları yoksulluk. Ahmet Türk’ün bir televizyon programında, 12 Eylül’de caza evinde yaşadıkları için; “herkese hakkımı helal ediyorum, onları affediyorum,” derken, bir duygunun da tercümanı oluyordu. Bütün bu olup bitenin bir sonraki kuşaklara miras bırakmama arzusu.

Çözüm süreci için, Kürtlerin kafasının panayır yerine dönüştüğünü söylemek abartılı olmaz. Aslında arzu edilenin, aşağı yukarı Ahmet Türk’ün sarf ettiği Samimi duyguyla paralel geliştiği söylenebilir. Buna rağmen arzu edilen ile beklenen durumun Kürt algısındaki ihtiyatı pek dağıtmadığını da söylemek gerekiyor. Nitekim Oslo süreci sonrasında yaşananlar, ciddi manada bir güven sorununu da beraberinde getirdi.

Sürecin önemli muhatabı olan BDP ve tabanı temkinli. Yine de Oslo sürecinde yaşananlardan deneyim kazandıkları, bu nedenle farklı davrandıkları kesin.  Süreç tamamlanana kadar da bu ihtiyatlı ruh halleri değişmeyecek gibi.

Bölgedeki etkin Kürt siyaseti dışında diğer oluşumların sürece bakışı parçalı. BDP dışındaki Kürt örgütlerin birçoğu, çözüm süreci için atılan adımların hemen ardından, İsrail’den gelen Mavi Marmara özrünü manidar bulduğu söylenebilir. Nitekim İsrail’in Kürt kozu karşılığında, Türkiye’nin Hamas’ı gözden çıkarması için bu planlamanın yapıldığı söylentisi hiç de azımsanmayacak durumda. Hatta yakın zamanda Suriye’ye yapılacak bir operasyon durumunda Türkiye’nin de rol oynayacağı düşüncesi oldukça yaygın. Bunun için de PKK’nin silah bırakmayacağı, hatta silahlı güçlerini Suriye’ye kaydırması söz konusu. Bu noktada PKK’nin silah bırakmak yerine güçlerini Suriye ve İran’a kaydıracağı düşüncesi oldukça kanıksanmış durumda bu çevrelerce. Öcalan’ın, “silah bırakın demek doğru değil, en kötü ihtimalle diğer parçalardaki oluşumlarla beraber hareket edecekler. Suriye’de kırk bin, İran’da altmış bin, Kandilde on bin olan bir hareketin silah bırakması söz konusu değildir.” şeklindeki açıklaması dayanak alınarak söyleniyor gibi.

Dolayısıyla bu parçalı bakış kadar, etkin olan siyasetin söylem dili kitlelerin zihinlerini daha bir bulandırıyor gibi. Şeffaflık denen olgunun yanlıca İmralı’ya ziyaretler oluşu kamuoyunu tatmin etmesi pek tabii ki yeterli değil. Çünkü sürecin devam etmesi için aracılık edenlerin ziyaretleri dışında, içeriğe dair pek bir şey yok gibi. Dolayısıyla Şeffaflık adına tarafların ne konuştukları değil, yalnızca ziyaretlerin işaret edilmesi, yapılan ziyaretlerin de şeffaflık karinesi olarak sunulması oldukça ilginç. Çünkü ortada duran ve kafa karışıklığını giderecek herhangi bir açıklama yapılmış değil. Bu da bolca fikir üretilmesinin kapılarını açması hasebiyle bir dizi kafa karışıklığını da beraberinde getiriyor.

Abdullah Öcalan, söylendiği gibi Kürt sorununun çözümünde birinci derecede rol alabilecek ve çözümü sağlayabilecek biri mi? Bundan daha da önemlisi seslendiği örgütü ve halk onun bütün söylediklerini, yerine koşulsuz biat edecek mi?  Bir de bu iki sorudan da önemli olan, neredeyse Cumhuriyet ile yaşıt olan ve bütün faaliyetlerini illegal bir zeminde yürüten Kürt siyasal hareketi legal zeminde faaliyetlerini yürütebilecek mi?

Aslında sorular çoğaltılabilir. Şu anda Kürt siyasal hareketinin, sempatizanları üzerindeki en önemli etkisinin güven temelli biçimlendiği izlenimi hâkim. Bu kesimin devlete-hükümete yaklaşımı ise tam tersi; güvensiz ve şüpheci. Bütün bu tartışmaların yanında en önemlisinin pek tabii ki, hem Kürt tarafında hem de Türk tarafında karizmatik lider gerçekliği. Öyle görünüyor ki taraftarlarınca Abdullah Öcalan ve Tayyip Erdoğan’a duyulan güven, bütün kafa karışıklığına rağmen sürecin en önemli lokomotifi olduğu yönünde.  Dolayısıyla onların yaklaşımı, sürecin her türlü yol kazasını bertaraf edebilecek güçte görünüyor.   





BİRİKİM DERGİSİ 
17.04.2013

4 Ağustos 2013 Pazar

GÖKYÜZÜNÜN ALTINDAKİ HUZURSUZLUK

Polisiye severlerin yakından tanıdığı Henning Mankell, Pekin’den Gelen Adam romanında “iktidarın gözü”nü anlatıyor. Pekin’in ortasında, bir gökdelen ve oradan bütün Çin’i izleme-gözetleme şansına sahip bir seçkinin, Ya Ru’nun etrafında dönüyor bütün kitap.

PEKİN’DEN GELEN ADAM, HENNING MANKELL, ÇEV.: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ, ALTIN KİTAPLAR, 512 SAYFA, 25 TL


 

18.yüzyılın sonunda, ünlü İngiliz ceza hukukçusu Jeremy Bentham, “iktidarın gözü”nü meydana getirdi. Bentham’ın geliştirdiği “Penoptique” denen yapı, 19. yüzyılın ortasından itibaren hapishanelerin yapım projelerinin önemli bir parçasına dönüştü. Penoptique’in kuralı şuydu: Ortada bir kule, etrafında daire şeklindeki kalın duvarlardan müteşekkil bir yapı, bu yapının içerisinde de belirli aralıklara sahip hücrelerle çevrili bir cezaevi olacaktı. Kulenin tepesinde ise güçlü aydınlatma kurulacak ve her hücre istendiği zaman izlenebilecekti.

Bentham’ın tasarladığı yapıyı düşününce, şunu tahmin etmekte güçlük çekmiyor insan; o aydınlatmanın arkasındaki şanslı göz, “görünmeden görme şansına sahip” kişidir şüphesiz. Gerçekte bu kişi kimdir diye bir soru sorulması durumunda, verilecek cevap hazırdır böylelikle: “İktidarın gözü.”

Henning Mankell, Pekin’den Gelen Adam romanında “iktidarın gözünü” metninin sonuna yerleştiriyor. Pekin’in ortasında, bir gökdelen ve oradan bütün Çin’i izleme-gözetleme şansına sahip bir seçkinin, Ya Ru’nun etrafında dönüyor bütün anlatı.

Sömürülenlerin kayıp yaşamları

Roman, parçalı bir yapıyla bizi adım adım bir tepegözün içerisindeki bakışa ve o bakışın öfkesine odaklıyor. Her ne kadar roman bir toplu katliamla başlasa ve sonrasında cinayetlerin niçin olabileceği konusu olayla ilgisi olmayan bir yargıç tarafından (Birgitta Roslin) araştırılsa da, metnin asıl odağı birtakım tarihsel olaylardan ibaret. Nitekim cinayetin sır perdesinin aralanması için gösterilen çaba, bizi yüz elli yıllık bir ezen-ezilen paradoksuna götürüyor. Dünyanın ezilen, sömürülen insanlarının kaybolan yaşamlarına yöneliyor kitap. Yazarın bu minvalde özellikle odaklandığı nokta, bir zamanlar ABD’ye kaçırılan ve ölesiye çalıştırılan Çinlilerin, neden bugün dünyanın bir başka yerinde, ezen bir iktidarın acımasız gözüne dönüştükleri sorusuna bağlanıyor. Nitekim Ya Ru’nun Mozambik’e, ülkesinin de desteği ile yapmayı düşündüğü yatırımların maksadını anlayan dedektif Hong Şiu (Ya Ru’un kız kardeşi) bir trafik kazasında şüpheli bir şekilde ölür.

Tam da bu noktada yazar, okuyucuyu bu meselelerin yaşam bulduğu, dünyanın en gelişmiş ülkelerinin kalbinde cereyan eden iktidar kavgasına götürüyor. Bir vakitler ezdikleri-sömürdükleri toplumlardan çıkan insanların, içlerinde taşıdıkları kinlerini nasıl unutamadıklarını, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen neden intikam zamanını beklemekten vazgeçmediklerini oldukça akıcı bir üslupla anlatıyor.

Henning Mankell, romanın giriş bölümünde anlattığı ve toplu katliama dönüşen cinayetin bir benzerinin; yakın zamanda Norveç’te yaşanan ve ilk anda tek şüphelinin Müslümanlar olarak öne çıktığı, ancak sonrasında bir Norveçli aşırı sağcının yaptığının anlaşıldığı Breivik katliamının yaşanacağını bilmeden eserini tamamladı. Ama bunu, bir gün benzer bir olayla karşılaşacağını öngörerek yazdığını söylemek, herhalde yanlış bir tespit olmaz. Nitekim kitabın birçok bölümünde geçen olayların nedenlerine bakınca, yazarın, bizi bugünün şiddetini doğuran nedenlere ulaştırdığını, oradan da geleceğin kaotik karmaşasına odakladığını söyleyebiliriz.

Politik arka plan

Thomas Moore’un Ütopya’sı, Cam-panella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’indeki dünya, nedensiz değildi. Ne ki insan elinin değdiği her şeye bulaşan hırs, insanların çektiği acıların yanında, çağları da esareti altına aldı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı da bu insani hırslar nedeniyle değil miydi? Şunu biliyoruz ki, bugün artık dünyanın küçük bir kasabasında yaşanan bir olay, insanların ortak meselesine dönüşebiliyor. Herkes birbirinin acısına ortak olabildiği gibi, birbirinin acısına da dönüşebiliyor. Dünyayı bu kadar küçülten, yaşanan insani dramları birbirine bu kadar yaklaştıran devasa gelişim, aynı zamanda ortak bir bilincin, ortak bir hafızanın da çağrısına dönüşüyor. Mankell’in, Pekin’den Gelen Adam romanıyla bunu yapmaya çalıştığını söylemek yerinde olur sanırım.

Pekin’den Gelen Adam’ın edebi yönden çok güçlü olduğunu söylemek zor. Mekânlara dair geçişler, yer yer savruk olmakla beraber, yazarın çizdiği politik arka plan ve ortaya koyduğu eleştirel yaklaşım açısından oldukça etkileyici bir roman. Pekin’den Gelen Adam, bir cinayet romanı olarak okunabileceği gibi, ezenlerin haksızlıklarına odaklanan politik bir roman olarak da okunabilir.

 
 
 
Kitap Zamanı, Sayı: 73

Güncel

Yakında bir romanla edebiyat okurunun karşısında olacağım. Romanla ilgili gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.
Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
 

Tasarım

Tasarım Nur-İş | Kodlama Cin Fikir | Güncelleme Yazılım